Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Osman Balcıgil Yazio: Mu ve Atlantis "Şahane Palavralar" mıdır?

160PAYLAŞIM
Yazio Banner

Merhaba Ezoterist dostları. Giderek derinleşeceğimizi söylemiştik. 

Neyin doğru olduğunu, ancak neyin yanlış olduğuyla karşılaştırabilirsek anlayabiliriz. Ben de Ezoterist’te öyle yapmaya çalışacağım. Bugünkü konumuz ezoterizme merak salanların en merak ettiği iki konu “Mu” ve “Atlantis”.  Buyurun bakalım. 

Ezoteristlerin üzerinde en çok tartıştığı konular Mu ve Atlantis’tir. 

Ve büyük bir ihtimalle, en azından bu konuda hiçbir zaman fikir birliğine varamayacaklardır. 

Kayıp olduğu söylenen bu sözde iki kıta için, ezoterizme ayağı yere basarak yaklaşanlar “saçmalık” diyor. 

Hayal kurma yolunda kendisini alabildiğine serbest bırakan öteki ezoteristler içinse, Mu ve Atlantis son derece gelişmiş uygarlıklardı. 

Dünyada uygarlığın başlangıcını, dört yüz elli bin yıl önce, başka bir gezegenden gelen gelişmiş yaratıklara bağlayanlar bile var. 

Mu efsanesine inananlar, birbirinden farklı onlarca söylence anlatıyorlar. 

Üzerinde anlaşma sağlanan, bu medeniyetin bir doğa olayı sonucu denizin dibini boylamış olması. 

Sözde Mu Kıtası’nda kurulu olan ezoterik organizasyonun adına Naacal Kardeşliği, bıraktıkları söylenen “bilgi hazinesi”ne de Naacal Tabletleri deniliyor.

Atlantis ve Mu efsaneleri aynı: İkisi de denizin dibine çökmüş. Nerede olduklarına dair rivayetler farklı.

Atlantis’in, zamanında Kuzey Amerika ile Asya arasında yani Pasifik’te olduğu iddia edilirken, Mu’nun Afrika ile Güney Amerika arasında bulunduğu söyleniyor. 

Atlantis’in efsanesi Mu’dan biraz daha eski. Yirmi bin yıl kadar önceye gidiyor. 

Gerçekten var olsalardı “ezoterizmin başlangıcı” olarak değerlendirebilecek bu söylencelere, bilim dünyası haklı olarak itibar etmiyor. 

Çünkü bilimcilerin her şeyi gözleriyle görmeleri, elleriyle tutmaları lazım. 

Ezoterizmle uğraşanlar için öyle değil. İnanmak yetiyor.

Böyle olunca, Zecharria Sitcihin’in “Dünyanın göksel atalarının varlığını kanıtlayan şaşırtıcı belgeler” diye pazarladığı çalışmalar, ezoterizm üzerine çalışanların (hatta çalışmayanların bile) ilgisini çekiyor. 

Ya da James Churchward’un 1868’den itibaren ileri sürdüğü Mu kıtasının varlığına dair kitapları dünden bugüne, ilgili ilgisiz herkes tarafından peynir ekmek gibi tüketiliyor. 

Sitcihin’in yazdıkları es geçilebilirse de Churchward’ın kitaplarının isimlerini, yaptıkları etki nedeniyle saymakta yarar var: 

The Lost Continent of Mu (Kayıp Kıta Mu), The Children of Mu (Batık Kıta Mu’nun Çocukları), The Sacred Symbols of Mu (Mu’nun Kutsal Simgeleri), The Cosmic Forces of Mu (Mu’nun Kozmik Güçleri, The Second Book of the Cosmic Forces of Mu (Mu’nun Kozmik Güçleri 2). 

Churchward kitaplarının kaynağını özetle şöyle anlatıyor: 

“Tibet’te bir Budist rahip ile tanıştım. Beni sevdi ve elimden tutup bir tapınağın mahzenine soktu. Orada taştan tabletler vardı. Bunlar on küsur bin yıl önce suyun altına gömülmüş Atlantis kıtasından geride kalmışlardı. Bana tabletlerin üzerine kazılı, dünyada başka eşi benzeri olmayan yazıyı öğretti. Tabletleri okudum.” 

Hasılı kelam, James Churchward Mu kıtasının varlığını, üzerinde gelişmiş bir medeniyetin olduğunu, buradaki rahiplerin ezoterik çalışmalar yaptığını ve bu konuda çok ileriye gittiklerini söylüyor. 

Böyle olunca, bilim insanları tabiatıyla “Tabletler nerede?” diye soruyorlar. 

Churchward yaşarken, bu soru sorulduğunda “Bende” diyor başka da bir şey demiyordu. 

Kendisine tabletleri okumayı öğreten rahibin adını da tapınağın yerini de söylemeden öldü. 

Yine de “hikâye”si ortalığı kasıp kavuruyor.

İlk oldukları iddia edilmekle birlikte ortaya haklarında bir kanıt konulamayan Mu ve Atlantis’e dair ezoterik söylencelerin, yakın tarihlere gelindikçe ayakları biraz daha fazla yere basanları var.

Önceki yazılarımızdan birinde sözünü ettiğimiz “yıldızlara bakanların” durumu gerçekten farklı. 

Herkes mışıl mışıl uyurken onlar gökyüzünde neler olduğunu kayıt altına almış, gözün nasıl gördüğünü çözmeye çalışmış, zamanı saymanın yollarını aramışlardı. 

Kafası böyle çalışan insanlar hep vardı. 

Eski birer medeniyet olan ve izleri bugün de gözle görülüp elle tutulan Mısır, Maya, Uygur diyarlarında, sıradan insanlardan ayrışmış, kendini geliştirmenin peşine düşmüş insanların kat ettikleri mesafe, bugün için bile nefes kesicidir. 

Yaşadıkları zamanlarda “büyücü, bilici, şifacı, şaman” ve daha bin çeşit isimle çağrılan, dönemlerinin “bilge kişileri” olarak itibar gören ezoteristlerden günümüze elle tutulur, gözle görülür, bilim insanlarının bile ilgisini çeken epey malzeme kalmış durumda. 

Marduk, Atlantis, Mu, Agarta, Şambala gibi ilginç ama sadece hayal ürünü efsanelere göre daha yakın tarihlerde, üstelik kanlı ve canlı olarak sahne almış uygarlıkların hakkını vermek gerekiyor. 

Tarih atlaslarında kendilerine yer edinmiş, sonra zamana yenik düşmüş bu uygarlıkların geride bıraktıklarıyla ilgili olarak, bilim insanları her geçen gün yeni bir şeyler buluyor. 

Aynı uygarlıklarla ilgili olarak ezoteristler de çalışıyorlar ama onların arayışları farklı. 

Onlar gözle görülen, elle tutulan kalıntıların yanı sıra, arkalarında neler olduğunu anlamanın da peşindeler. 

Bir sonraki yazımızda da sizi ilginç konular bekliyor olacak. 

O zamana kadar, kalın sağlıcakla. 

Instagram
Facebook
Twitter

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
beetle-juice

Aslında bu olay gerçekten boş sonuçta marihana çukuruna inecek kadar dayanıklı cihazlar var hatta deniz dibi haritası çıkaracak kadar pro cihazlar var sonar yardımıyla dip şekli tam olarak meydana çıkarıyor ki 2 medeniyet denilen efsaneden hiç eser yok

Görüş Bildir